İslâm medeniyetinin öncü şahsiyetlerinden Ebu’l-Hasan el-Harakānî ve stratejik iletişim
Tarih
Yazarlar
Dergi Başlığı
Dergi ISSN
Cilt Başlığı
Yayıncı
Erişim Hakkı
Özet
Ebu’l-Hasan el-Harakānî, büyük bir âlim ve mutasavvıftır. Onu manevî anlamda besleyen, yönlendiren ve kılavuzluk eden Kur’ân-ı Kerim ve sahih sünnetin şaşmaz ilkeleridir. Her çağda el-Harakānî gibi örnek mü’minler yetiştirmek için yapılması gereken, söz konusu kaynakları doğru şekilde anlamak, yorumlamak, hayata aktarmak ve tüm dünyanın hayranlıkla seyrettiği “model bir İslâm toplumu” inşa etmektir. el-Harakānî, öğrencilerini dinî, insanî ve ahlâkî konularda yetiştirirken Hz. Peygamber’i model almış, hocalarından öğrendiklerini etkileyici ve hatırda kalıcı yöntemlerle talebelerine aktarmıştır. O, hem öğrencilerinin hem de devlet adamlarının önüne büyük hedefler koymuş, ufuk açıcı tavsiyelerde bulunmuş ve yaşantısıyla onlara iyi bir rol model olmuştur. el-Harakānî, kendisine iyi niyetle soru soranlara ikna edici cevaplar vermiş, ancak art niyetli sorularla kendisini denemek/ hesaba çekmek isteyenlere de Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnet çerçevesinde anlayacakları dille hitap etmiştir. el-Harakānî, toplumsal hayattan hiçbir zaman kopmamış, bir köşeye çekilip sırf nafile ibadetlerle meşgul olmamış, dünyadaki tüm insanların sorunlarıyla ilgilenmeyi kendine vazife edinmiştir. el-Harakānî, farklı, dil, din, ırk, düşünce, mezhep ve inançtan insanlara karşı hoşgörülü olmayı tavsiye ederken onların sergiledikleri tavırları esas almış ve buna göre “hoşgörü anlayışını” şekillendirmiştir. Kin, nefret ve düşmanlık duygularıyla hareket edenlere karşı “silik, sönük, korkak, ürkek ve pasif bir tavır” yerine “dik, onurlu, vakarlı, kararlı ve ilkeli bir duruş” sergilemiş, bu gibi kimselerin söz konusu olumsuz tutumlarını asla hoş karşılamamış, hak ve adalet çizgisinden ayrılmadan onlarla mücadelesini sürdürmüştür. el-Harakānî, Yüce Allah’a büyük bir sevgiyle bağlanmış ve gönlünde İslâm’a hizmet ideali taşımıştır. O, fikirleriyle Anadolu’nun, Balkanların, Kafkasların ve Hindistan bölgesinin İslâmlaşma sürecine ve “birlikte yaşama kültürünün oluşumuna ve gelişimine” katkı sağlamıştır. Dolayısıyla böyle büyük bir bilgeyle kuru kuruya övünmek yerine onun sözlerinin arkasındaki mana, maksat, ilke, amaç ve hedefe odaklanmak, bu sözleri yeniden yorumlamak, savunduğu değerlerden yeni modeller üretmek ve bunu tüm insanlığa yaşayarak göstermek elzemdir. Bir başka ifadeyle bu görevi başarmak, tüm müslümanların boynunun borcudur. el-Harakānî’nin bu çalışmada ele almadığımız diğer hikmet dolu sözlerini ve özellikle yaşadığı asırda Sultan Mahmud’a yaptığı tavsiyelerini “günümüz şartlarını da dikkate alarak” yeniden değerlendirdiğimizde “onun şunları yapılmasını tavsiye ettiği” sonucuna varabiliriz: İnsanoğlu, tanımadığının ve bilmediğinin düşmanıdır. Bu nedenle “İslâm’ı tüm dünyada doğru tanıtmak ve İslam düşmanlığıyla etkin mücadele edebilmek için” dünyanın her şehrinde modern “İslâm Tanıtım Merkezleri” açmak, düşünen ve sorgulayan insanlara “kendi dilleriyle” İslâm’ı dosdoğru anlatmak, onların her türlü dini sorusuna muknî cevaplar vermek, kısaca gayr-i müslimlerle tanışmak ve iletişim hâlinde olmak gerekir. “Dinle bilimin asla çatışmadığını aksine İslâm’ın ilmî gelişmeleri teşvik ettiğini bizzat göstermek için” dünyanın sayılı üniversiteleri arasına girmeyi başarmış, adından övgüyle söz ettiren kaliteli üniversiteler kurmak, dünyanın her yerinden buraya gelecek öğrencilere her türlü imkânı sağlamak, bu kurumun bütün fakültelerinde gece gündüz ibadet aşkıyla çalışan, akıl, sorumluluk ve sağduyu sahibi akademisyenler istihdam etmek, her türlü bilimsel ve teknolojik gelişmelere katkı sunan çalışmalar yapmak elzemdir. “Ülkesini ve inandığı değerleri doğru dürüst temsil etmek için” tüm dünyaya markalaşmış ürünler ihraç etmek, en sağlam, en sağlıklı ve en güvenilir mal ve hizmetleri insanların ayağına en ucuz ve en hesaplı şekilde götürmek, böylece ülkesinin/ milletinin adından sitayişle/ övgüyle söz ettirmeyi başarmak gerekir. Geleceğinden endişe duyan, içecek temiz su dahi bulamayan, karnı aç, hastalıklarla boğuşan, başını sokacak bir yuvası olmayan, zulüm altında inim inim inleyen insanlara Allah Teâlâ’yı ve İslâm’ı anlatmanın hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. Bu itibarla öncelikle bu insanların temel ihtiyaçlarının giderilmesi şarttır. Bunun için el-Harakānî’nin; “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını/ inancını sormayın. Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır” sözünden de hareketle, dünyadaki tüm fakir, yoksul, mağdur, mazlum ve muhtaç insanların yardımına koşmak ve ırkları, renkleri, dinleri ve inançları ne olursa olsun bu insanlara her türlü maddî ve manevî desteği sağlamak icap eder. Bütün bunları yapması gerekenler, İslâmî değerleri özümsemiş kimselerin kurduğu ve kurumsallaştırdığı “insanî yardım örgütleri” olmalıdır. Bu sivil toplum örgütleri, hiçbir karşılık beklemeden bu mazlumlara yardım etmeli, en kaliteli sağlık hizmetini sunan modern “Hastaneleri/ Sağlık Merkezlerini” dünyanın her köşesinde açmalı, buraları başarıyla işletmeli ve böylece sağlığına kavuşturulan insanların gönüllerine girmeyi başarmalıdırlar. Sonuç olarak, tüm bunları yapmaksızın sadece âyet ve hadis okuyarak nutuk atmak, maddî ve manevî fedakârlıktan kaçınmak, var olan problemleri ötelemek veya görmezlikten gelmek, toplumsal ve evrensel sorunların kendiliğinden çözülmesini beklemek, Îsa ve Mehdî beklentisi içine girmek, zühd hayatı yaşadığı zannıyla bireysel nafile ibadetlere odaklanarak dünyevî vazifeleri ihmal etmek ve el-Harakānî’nin mezkûr uyarılarını dikkate almamak doğru değildir. Çünkü Kur’ân’ın ahlâkı ile ahlaklanmayan, “Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı anlama ve yaşama çabasının ürünü olan sahih sünnete” sarılmayan, sünnetin ilke ve amaçlar bütünü, aynı zamanda “bir zihniyet, bir dünya görüşü ve bir yaşam tarzı” olduğu gerçeğini kabullenmeyen, sünnetin “toplumsal ve evrensel yönünü” göz ardı eden müslümanların dünyaya model olabilmeleri imkânsızdır. Bu itibarla dinine, ülkesine ve tüm insanlığa hizmet etmek isteyen samimi mü’minlerin “henüz kendi ülkelerinde iken” söz konusu iki temel kaynağın maksadını ve ilkelerini doğru dürüst öğrenmeleri, bunları içselleştirmeleri, dünyaya huzuru, barışı ve refahı getirecek “model bir İslâm toplumu” inşa etmek için canla başla çalışmaları ve bunu başarmak için de “sağlam delillere dayalı güvenilir dini bilgileri ve ortak aklı” devreye sokmaları bir zarurettir. Kanaatimizce Yüce Allah’ın rızasını, lütfunu, rahmetini, mağfiretini, yardımını ve affını elde edebilmenin yolu, içi boş söylemlerden, atalet ve tembellikten, sahte hocaların eteğine yapışarak cennete gireceğini zannetmekten veya çarpık din yorumlarından değil “yukarıda bahsedilen zor ama ulvî işleri” bir an önce hayata hâkim kılmaktan geçmektedir.










